Ali Canip Olgunlu
Melamilik, Bektaşilik ve Mevlevilik anlayışları çerçevesinde Türk-İslam tasavvuf tarihi inceleniyor.
Tasavvuf esas itibariyle insan ruhunun estetik ihtiyaçlarına cevap veren donelerin toplamıdır.
Eşdeyişle iyi huydur. İnsan iyi huylarını çoğalttığı ölçüde sükuneti ve akabinde mutluluğu elde edebilir.
İslam felsefesinin mistik bir yorumu olarakta tanımlanan tasavvufun amacı kamil insandır. Tasavvuf ehli olan Sufi girmiş olduğu bu manevi yolda bütün noksan sıfatlarından sıyrılarak hakikati arar. Türlü haller ile ilerlenen bu ibilgi ve oluş yolculuğundan salik, manen doğmak durumundadır ki bunun için gerekli olan “AŞK” tır.
Tasavvufi hayat ve anlayışın kişiye kazandırdığı en önemli unsur şahsı ben odaklı benliğinden kurtararak toplumun geneline mal eder. Yani tasavvuf insana ‘Ben’ değil ‘Sen’ dedirtir. Sufi kainatta var olan her şeye ve herkese karşı o denli hoşgörü ile bakmaya başlarki o artık tüm koşullarda her şeyden hoşnut olur hale gelmiştir. Zamana, mekana ve makama karşı ayrı ayrı bir edebe sahip olan tasavvuf ehli için olası olay ve davranışlara karşı hayret yada nefret hiç bir koşulda söz konusu değildir.
Sufi, hayattan kopmadan aşk ile tüm yaratılmışları sevgiyle kucaklayandır. O, sınırsızlığı yani huzur ve mutluluğu sınırlı olan zaman ve mekana karşı bağımlı tutmayandır. Sufi ‘ben hiç bir şeyim’ diyendir. Çünkü o ne kadar bilirse bilsin yinede de henüz bilmediklerinin de farkında olandır. Bu anlayış onu daima aramaya yönlendirecek her yeni gün bir yeni kapı açma gayreti içerisindedir. O, bu gayret ile yol alırken incinse de incitmeyecektir.


